GELECEK SAYI

MAYIS SAYIMIZIN TEMASI "mayıs'ta erguvandır istanbul"

12 Mart 2017 Pazar

KAYBOLAN FOTOĞRAFLAR - Öznur Babur


“Niçin kaybolmuş fotoğrafları arıyorsun?
Elinde bir makinen var. Görüyorum.
Yeni fotoğraflar çeksene. Hatta o kaybolan fotoğrafları…
- Ama onlar hayallerimdi.”                              
Ferit Edgü

Yağmur yağıyordu. Toprak çamura dönüyordu. Kestaneler dikenden yuvalarında uyuyordu. Yolun aşağısında kalan eve üç duraklı merdivenle iniliyordu. On basamak, dur; on basamak daha, soluklan; on basamak ve işte karşında: Büyük mü büyük bir bahçe. Çocuksun ya, cennet o bahçe sana. Bak, az ileride incir ağacı. Aman dikkat, incirden düşen iflah olmaz derler eskiler, ben bilmem. Hiç düşmedim. İncirden ama… Fasulyeleri gördün mü, nasıl da sırığa sarılmışlar, nasıl da güzeller. Az ileride marullar var, tazecik. Öyle lezzetli olur ki tadına doyamazsın. Bazen limon sıkardık, arada sirke dökerdik. Domatesin yağa karışan suyu olurdu, ona da banardık ekmeklerimizi. Dünyanın en güzel yemeği olurdu o.

Bir sofra başıydı fotoğraf; tüm aile aynı masada. Tabaklarda tarhana çorbaları, emaye tencerede bekleyen peynirli makarna. Sofranın ortasında da suyuna bandığımız salata… Bulmalıyım onu. Senden anlamanı beklemiyorum, sadece bulmama yardım et…

Yan yana iki bahçe… Ayıran küçük bir dere... Öyle küçük ki belki de yağmur suları doldu bir çukura ve bir daha çıkamadılar oradan. İçinde kurbağaların oynadığı, vırakladığı bir dere. Kış olup da kar yağmaya başlayınca, sesleri kesilirdi kurbağaların, dere donardı çünkü ve ben hep merak ederdim o küçük kurbağalar nereye gitti diye. Kar öyle bir yağardı ki çocuk boyumuzla gömülürdük içine. Bir yokuşumuz vardı; uzun bir yokuş. Sokağın tüm çocukları o yokuşun başından kayardık altımızda bakkal poşetleri. Dünyanın en güzel kar tatili o zamanlardı. Kahkahalarımızı kar emerdi, botlarımıza kar suyu girerdi üşürdük, ne üşümesi donardık da devam ederdik oynamaya. Yokuşun bitiminde merdivenler başlardı, işten dönen babalar hep o merdivenlerden gelirdi eve. Bir gün o yokuştan kaydım yine. Kaydım, kaydım ve babam işten erken gelmiş eve, o merdivenlerde karşılaştık onunla. Her gün gördüğüm babamı, oyun oynarken görünce çocuksu bir gurur kapladı içimi. “Babam geldi. Ben eve gidiyorum.” Babamın elleri, kardan buz kesmiş ellerimi ısıttı oracıkta. Eve gittik. Tahin helvası getirmiş babam. Israrlarıma dayanamayan annem de koca bir parça kesip verdi elime. Yedim ve doğru yokuşa yine…

Sıradan bir fotoğraf değil o. Öylesine çekilmedi. Her gün, elimizde telefonlarla kendi kendimizi çektiğimiz fotoğraflara bakıyoruz. Renkleriyle, şekilleriyle oynuyoruz. O fotoğrafların hiçbir yeriyle oynanmadı. Onlar bir kâğıt parçasında mürekkep lekesi değil; onlar tamamen gerçek.

Evin içinde yedi-sekiz basamaklık bir merdiven. Alt kat mutfak; giriş kapısından doğruca mutfağa girerdik. Merdivenler küçücük bir odaya açılırdı; orada otururduk. Odanın camlarına kapı önündeki elma ağacının dalları değerdi; tarifsiz bir duygu kaplardı içimi. Ah, yaraları çul çaputla sarılmış çocukluk! Hep sevinç yoktu ya, korku da vardı elbet. Hele ki arka oda... Büyük yatağın olduğu, buz gibi bir oda; bir de misafirleri vardı bu odanın: Fareler. Tıkırtılarını duyduğum ama hiç görmediğim fareler. O yüzden sokak kedisini sürekli eve alırdı annem. Sevimli de; ailenin bir üyesiydi handiyse.

Fotoğraflardan birinde olacak; sarman şişkocuk bir kedi. Bana yardım edersen belki daha çabuk bulabiliriz onu.

Hani zamanı durdurmak istersin ya, akmasın dursun hep o anda; işte dalları cama değen elma ağacını her izlediğimde yaşadığım. Kimseler inanmaz on yaşında bir kız çocuğunun zamanı durdurmak isteyeceğine. Ben biraz eskici ruhluyum; o yüzden geçmiş hiç geçmiyor. Şimdiyle birlikte birbirlerine paralel ilerliyorlar. Bu yüzden her ısırdığım elmada dalları cama vuran ağacımızdaki elmanın tadını arıyorum. Şimdi içtiğim her tarhana çorbasında; zemheri kış günü sobanın kıyısındaki masada içtiğim bol baharatlı tarhanayı aradığım gibi. Çocukken tabak tabak içerken şimdi bir kâseden fazlasını kaldırmıyor yüreğim. Daldığım anılar, havadan ağır geliyor da nefesimi tıkıyor. Bir kâse kâfi!

Yerlere uzanan çiçek desenli koyu renk perdeler, kutu kadar evi daha da küçültüyor. Ama camları açtığında kocaman bir bahçeye bakıyor yüzün. Açıyorum camı. Horozla birlikte kalktığın oldu mu? Onunla karşılamak ne güzeldir sabahı. Kim bilir kimin horozuydu, hiç görmedim ama sesi hâlâ kulaklarımda.

Evin bir fotoğrafı vardı, komşunun makinesiyle çekilmiş. Annem bir koluna beni bir koluna kardeşimi almış; gülümsüyor. Bitmeyecek bir gülümseme isterdim; annelerin yüzüne konsun, hiç gitmesin. Bir fotoğraflık olmasın ömrü. Bu yüzden işte, bulmalıyım o fotoğrafı, diğerlerini de.

Kelimelerin kanatları olduğunu biliyor muydun? Uçarlar ve muhâtabının kalbine konarlar. Eski fotoğraflar da kelimelere benzer. Öyle çok şey anlatırlar ki uça uça, nihayetinde muhâtabının kalbinde bir süveyda olurlar. Çözülüp de kana karışırsa o fena; melankoliden, hüzünden ve gamdan yataklara düşersin. Bir âşıklar olur böyle, bir de geçmişi sırtından hiç indirmediği çuvalında taşıyanlar. Yine de bulmalıyım onları, sen sanıyorsun ki onlar ağacın yapraklarını döktüğü gibi hayatımızdan dökülüp gittiler. Bir sonraki baharda tekrar çıkacak o yapraklar. Nerede görülmüş giden günlerin geri geldiği? O ev, o bahçe, o sayısız kere inip çıktığım merdivenler… İnsan bir taş yığınını özler mi? Deliymişim gibi bakma bana. O merdivenler, ah çocukluğum, ah bir türlü doyamadığım, ağzıma çalınmış şeker gibi tadı kalmış damağımda, nice sular içtim de almadı tadını.

Unutmam için fotoğrafların kaybolması bir işaret olabilir diyorsun. İyi yanından bakmalıyım, öyle mi? Yeni fotoğraflarla yeni dünyalar, yeni hayaller kuralım. Anlamıyorsun değil mi? Onlar benim hayallerimdi. Geçip gittiği için kıymetli olmadı o zaman. Ben içindeyken de kıymetliydi. O görüntüler, sesler ve kokular şimdi ya zamanın çöplüğünde ya kâinatın bir köşesinde. Belki de bir kara delikte tutuluyordur tüm geçmiş. Beni zerre zerre ayıracağını bilsem de girmek istiyorum o kara delikten. Ha kalbimdeki kara delik, ha kâinattaki. Ulaşamadığım ve söz geçiremediğim sürece ikisi de aynı uzaklıkta değil mi?

Haklısın. Yeni fotoğraflarda sen varsın. İleri adım at diyorsun, bakma arkana. Sen de biliyorsun arkama baktığımda hep kaybolduğumu. Yine haklısın, hep haklısın.

Çeşmeden buz gibi akardı sular. Ellerimiz kıpkırmızı olurdu, soğuk yanığı gibi. O çocuk eller buzlu sularda, bugün bu yetişkin elleri ılıtılmış sularda. Konforun içinde rahatsızlığı özlemek… Şimdi penye pijamalar giyip bir pike atıyoruz üstümüze; dışarısı dondurucu soğuk olsa da. O zamanlar buz gibi yataklara girerdik; sıcak tutsun diye önce battaniyeyi örterdik onun üstüne de ölü ağırlığında yün yorganlar. Artık kalorifer diplerine de girsem kedi gibi, mümkünü yok öyle ısınamıyorum. Hislerim, duygularım, her şey ama her şey yağ gibi eriyor o kalorifer peteğinin dibinde, toparlanamıyorum. Bir odada yanan sobanın yaydığı sıcaklığı, bin odayı ısıtan peteklerde bulamamak… Üzerinde ekmek kızartılmayan, mandalina kabukları dizilmeyen, kestane pişirilmeyen, güğüm kaynatılmayan bir ısıtıcı, söylesene neyi ısıtabilir? Ah, sadece etimi, yalnız derimi!


Hem o fotoğraflarda yaşıyordu herkes… Anla işte, ben iflah olmaz biriyim; hiç incirden düşmemiş olsam da.     

11 Mart 2017 Cumartesi

TÜNELDEKİ ÇOCUK* - Demet Öztürk



Adını bilmiyoruz, söylemiyor; ama ayakkabısız bir çift ayak,
Bir de bedbaht, bahtsız bir gülüş; böyle yazmış.
Cebinde, avucunda sımsıkı saklı, yamalı yaşamının kırpık coşkusu.
Çocuk bu hikâye edilen; 12 yaşlarında, bir varmış bir yokmuş gibi.
Derisi koyu esmer; biraz kirden biraz kendinden,
Ellerinden biri dizi üstünde, başı yaslı diğerine.
Filan Hanım çok görmüş ona karanlığı bile,
Gel gör ki ışık, çocuğun gözlerinde.
Bir yumuşak g gibi bakışları; kimsenin umursamadığı bir yerlere.
Hayretle açılmış iri parlak göz, acı kahve.
Işık, bu masum, korkak bakışa eşlik etmenin sevincinde.
İçinde neden olduğu bilinmez bir masum korkuyla,
Jöleli şekerli ürkek bakışlarla,
Karşısındaki madamla çocuğu kaçamak gözler.
Lakaydi halleriyle Filan Hanım, acı kahvedeki ışığı görmez.
Masumiyet, tepeden tırnağa gülüşünün ürkekliğinde,
Ne çabuk bir yerden diğerine geldiğine şaşkın,
O minimini gülüş, kapının ağır ağır açılışını karşılarken,
Ötede bir yerlerde güneş doğuyor sanki; ışığı Tünel’de.
Pantolonunun geniş ve yırtık paçaları sevinçli çocuk,
Raylar üzerinde kısa seyahatten sebep.
Sanki Seksen Günde Devr-i Alem!
Şu insanlara hiçbir şey çok değil.
Tünele ilk binen, sevinen çocuğu seven kalpten,
Uzak geçmişten gönderilen bir mektup bu; hikâye değil.
Üzerinde pulu yok, adres yok.
Vardığı yer,
Yine başka seven kalp.
Zaman çaresiz bu mektuplar karşısında.


(*) Sait Faik Abasıyanık’ın “Tüneldeki Çocuk” hikâyesine bir yorumdur.


ODADAKİ ADAM - Nurdan Atay



İnce parmakları kırlaşmış sakalları arasında gezinirken, benim varlığımı umursamadan odayı incelemeye devam ediyor. Daha farklı bir çalışma odası beklediğini, gördüklerinin onu tatmin etmediğini bakışlarından anlıyorum. Üzeri tepeleme sigara izmariti dolu kül tablasının, buruşturulmuş kâğıt toplarının, karalayıp durduğum öykü defterinin zar zor sığıştığı masaya ve kitapları zor taşıdığı her halinden belli hafifçe yana eğilmiş kitap dolabına-kütüphane sınıfına bile yükselmemiş- odaklanıyor. Maalesef bu işte... Bir yatak, bir masa, bir kitap dolabı, en büyük lüksüm dediğim iki eski koltuk ve ikisinin arasında henüz bitmemiş bir satranç tahtasının olduğu sehpa. Hepsi bu…

Koltuklardan birine oturup eliyle diğerini işaret ediyor. Söz dinleyen bir çocuk gibi usulca oturuyorum ben de. Düşündüğümden yaşlı görünüyor yüzü. Alnı daha kırışık, saçları daha kısa, daha koyu. Gözleri küçükmüş, oysa ben uzun kirpikli kahverengi gözler hayal etmiştim. “Üç hamle sonra mat” diyor.

Şaşkınlıkla bakıyorum ona. Satranç oynadığını bile bilmediğime hayret ediyorum. “Tabii siyahlar iyi bir savunma yapmazsa” diye ekliyor. “İstersen sana bu konuda ders verebilirim.”

Espri yeteneği ne zaman bu kadar gelişti diye geçiriyorum aklımdan. Gözlerini satranç tahtasından kaldırıp bir süre bana bakıyor.
“Ee, anlat bakalım? Ne düşünüyorsun?” sakince soruyor bunu.
“Ne için, bundan sonrası için mi?”
“Tabii ki. Bilmek benim hakkım değil mi?”

Hakkı. Tabii ki hakkı… Sonuçta onun kaderi benim ellerimde. Aslında şu anda hiç de öyle değilmiş gibi görünüyor. Karşısında kendimi aciz ve yeteneksiz hissediyorum. Hak ettiği değeri veremediğimi düşünüp sıkılıyorum. Anlıyor, her düşüncemi, aklımdan her geçeni anlıyor.

“Bilmiyorum, henüz düşünmedim sonrasını.”
Biraz küskün. Neler olacağını öğrenmek istediğini anlıyorum ama onun kalemimim ucunda kalıp kalmayacağından bile emin değilim. Bakışlarını kitaplara çevirmiş en sevdiğim kitabı işaret ediyor.

“Şunu okudun mu?”
“Birkaç kez” diyorum.
“Yazarını tanıyorum. Çok düşünceli, analizci, ince eleyip sık dokuyan biridir. Pek sana benzemiyor.”

Kızgın. Sanki intikam almak ister gibi. Ne odam, ne de ben beklediği gibi değiliz. O yazarın elinde olsaydı belki de bambaşka bir insan olacaktı ama benim elimde… 
“Başka bir yazarı tercih ederdin biliyorum ama maalesef benimlesin işte. Özür dilerim.”
Kahkaha atıyor. İlk kez kahkaha atarken görüyorum onu. Hâlbuki derin, karamsar ve mutsuz olmalıydı. Böyle gülmesine izin vermemeliyim ama gülüyor. Gülüşü bana da bulaşıyor, odanın içinde karşılıklı gözlerimizden yaşlar gelene kadar gülüyoruz. O sırada kapı çalıyor.

“Gitmeliyim artık. Sonrasını belirlediğin zaman belki ben, belki başkası…
Zilin ısrarlı çalışıyla, sözleri yarım kalıyor ardından geldiği gibi bir anda yok oluyor. Sinirle kalemi bırakıp karakterimin uçup gitmesine neden olan kapının arkasındaki kimse onunla kavgaya tutuşmaya hazır kalkıyorum. Serpil, yüzümün aldığı ifadeyi fark edince;

“Kusura bakma n’olur, yazdığını unutmuştum. N’oldu, tamamlayabildin mi öykünü? Karakter netleşti mi kafanda?” diye soruyor.
“Hayır” diyorum  “Henüz değil.”
Serpil gülerek koltuğa gömülüyor.
“Hadi hazırlan da çıkalım biraz. Beynine oksijen gitsin. Hey! Benim atımı neden oynadın ki? Hani hiç dokunmayacaktık taşlara?”


10 Mart 2017 Cuma

KANSERLİLER - Zeki Paralı


          Karanlık dar merdivenlerden çıktı. Üst katlardan birinde, merdiven sahanlığından konuşma sesleri duyuluyor ama anlaşılmıyordu. Düşündü, anahtarı hangi cebindeydi?
          Defalarca sildiği cümlelerin bu son biçimini ekrana yazdığı sırada çaldı zil.
          “Ben bakıyorum canım.”
          Canımlı cümledeki sesin sahibi Candan’dı.
          “A-a! Şinasi! Sen misin? Gel gel. Ayakkabılarını içerde çıkar. Artık o küçük kasabanın insanları değiliz. Kapıda bırakma. Lacivert trençkotun çok şık. Yok yok, çekinme kimse yok.”
          Yoktu. Torbayı sağ eline yeniden aldı. Sol cebini yoklayınca bulabildi anahtarını. Çıkardı, kapıyı açtı. Bir sonraki kata çıkan merdivenin ikici basamağına ayağını koydu. Elindeki torbayı yere bırakmadan ayakkabılarının bağcıklarını çözdü. Açık kapıdan adımını attı. Sonra döndü. Kapının dışında bıraktığı ayakkabılarını aldı. Merdiven boşluğunda, yukarıda bir yerlerden çocuğunu karşılayan bir kadın sesi duyuluyordu. Ayakkabılığa bırakmadan ayakkabılarının altına baktı. Aynadaki görüntüsüyle göz göze geldiğinde yazacağı metni kurmaya çalışıyordu kafasında. Elinde beyaz, naylon torba, başında hafif yana kaymış gri, mor çizgili bereyle tuhaftı görüntüsü. Naylon torbayı mutfaktaki sandalyenin üstüne bıraktı. Kolları, iki yeşil çizgili kahverengi kabanını çıkarırken, bir genç, hayır bir çocuk, diye geçirdi içinden. Eli başındaki beresine uzandığında, bakışları yeniden portmantonun aynasındaydı. Aynadaki bir çift göz de onun saçları dökülmüş kafasına bakıyordu. Salondaki büyük, eski koltuğa oturdu. Kendini bitkin hissediyordu. Dün, hastaneden dönünce, tüm günü uyuyarak geçmişti. Konsolun üstündeki defterini aldı. Kalemi, radyoterapi sonrası ağzının içi gibiydi. Kafası da öyle. Kurumuştu. İlk sözcüğü yazarken hep karşılaşırdı bununla. Her seferinde arkasındaki vidalı pistonu çevirir, mürekkep kâğıdın üstüne, bir iki damla akar, kalem yeniden yazmaya başlardı. Bakışları Fransız balkonlu pencereye gitti. Dışarda hava hâlâ pusluydu. Neredeyse yağacaktı. Kaleminin dans ettiği beyaz kâğıtta yavaş yavaş mavi izler belirmeye başladı:
          İzler belirmeye başlamıştı. Az önce başlayan yağmur damlaları birer birer ıslatıyordu sokak taşlarını. Akşamüstüydü. Siyah bisikletine atladı. Ancak ayaktayken yetişebiliyordu pedallara. Boyundan büyük bisiklet şehrin uzak, sakin, dış sokaklarından birindeki kahveye götürdü onu. İçeri girince, gözlüğünün buğulanan camlarını, gömleğinin eteğine sildi. Çay ocağındaki, bıyıkları, saçları, gözleri kahverengi adama,
                    “Cilet’i arıyorum” dedi.
          Çaycı, çocuğu tepeden tırnağa süzdü. Ne yapacaksın, demedi. Başının umursamaz bir hareketiyle arka masalardan birini işaret etti. Çocuk hangi masa olduğunu anlamadı, ama arkasına döndü. Emin görünmeye çalışan, ürkek adımlarla masaların arasında yürümeye başladı. Çaycı bu arada çocuğu gösteriyordu Cilet’e. Duvar kenarındaki masalardan birinde oturan adam kalktı. Çevik adımlarla çocuğun yanına geldi. Omuzundan tutup itekleyerek geri çevirdi. Kapıya çıktılar. Yağmur belli belirsiz sürüyordu. Kapıdaki bisiklete, bu kez, önce Cilet bindi. Arkasından küçük çocuk.  
          “Yağmur bugün diner mi” dedi çocuk, bisikletin tekerleği küçük su birikintilerine dalıp çıkarken.
                              “Şemsiye almadan çıkmam ben” dedi Cilet.
          Adamın yanıtı çocuk için yeterliydi. Bisiklet sakin sokaklardan birine gelince durdu. İndiler. Çocuk elini pantolonunun cebinde soktu. Bir kaç kez katlamış küçük bir kâğıt uzattı. Adam, kâğıdı bir şey söylemeden aldı. Bisikleti çocuğa verdi.
                              “Buradan dönüş yolunu bulabilir misin?”  
          Çocuk yanıt vermek yerine başını salladı. Siyah bisikletine bindi, gözden yitti.
          İki gün sonra bir gazete satıcısının önündeki iyi giyimli, kır saçlı bir adam; kahvede, duvar kenarındaki masada, çınlayan çay bardağı eşliğindeki Cilet’le aynı anda, aynı haberi okuyordu:
          Çevre araştırmalarıyla tanınmış, kısa süre önce akciğer kanserine yakalanan Sait Fehmi adlı bir gazeteciden söz ediyordu haber. Doktorların iyileşmeye başladığını söylediği Fehmi, salı günü tedavi olduğu hastanenin iki yüz dört numaralı odasında yaşamını yitirmişti. Haber, Fehmi’nin beklenmedik, erken ölümü basın camiasını kedere boğdu, diye bitiyordu.
          Sait Fehmi, bir gazetecinin olabileceği kadar, sade bir törenle gömüldü. Toprağa verildiği sırada soğuk, sert bir rüzgâr, siyah gözlüklü güzel karısının başörtüsüyle, kalabalığın arka sıralarında duran kır saçlı adamın siyah paltosunu uçuşturuyordu. Rüzgâr, mezarlığın girişinde bekleyen deri ceketli Cilet’in elindeki küçük kâğıdı kaptı. Havalandırdı, Sait Fehmi’nin karısının uzun, güzel bacakları altına sürükledi. Kadın eğildi yerdeki kâğıdı aldı, açtı. Kır saçlı sevgilisinin el yazısını tanıdı. Kâğıtta, Sait Fehmi, onkoloji hastanesi, iki yüz dört numara, notu yazıyordu.      
          Biraz sonra rüzgâr şiddetlendiğinde küçük bir çocuk, büyük siyah bisikletini eski apartmanın karanlık, dar merdivenleri önünde bıraktı. Merdivenlerden çıkarken annesi
                              “Nerde kaldın?” diye seslendi.
          Rüzgârın sesi Fransız balkon penceresinden duyuluyordu. Kalemden süzülen sözcüklerin rengi açılmaya başlamıştı. Adam mürekkebin bitmek üzere olduğunu gördü. Defterini yanındaki konsola, kalemini defterinin üstüne bıraktı. Banyoda ellerini yıkadı, mutfağa döndü. Az önce sandalyenin üstüne bıraktığı beyaz naylon torbayı açtı. İçinden dikdörtgen prizma biçimli bir şişe çıkardı. Ukrayna’dan getirtmişti bunu.    
          “Ne işin vardı ayol Ukrayna’da” diyen Candan’ın çınlayan cümlesini duydu kocası çalışma odasından. Ukrayna, dedi kendi kendine. İyi fikir. Ukrayna’dan getirmişti bunu, yazdı son cümle olarak. Bilgisayarın kapatma düğmesine bastı. Parmaklarını her zaman yaptığı gibi saçlarının arasına daldırmak için uzattı. Elleri boşlukla karşılaştı. Saçı yoktu. Yüzünden bir gölge geçti. Sandalyeden kalktı. Odasından çıktı. Konuğumuz gelmiş demek, diye mırıldandı, portmantodaki lacivert trençkotu görünce.
          “Canıım” dedi Candan onu eşikte görünce, şarkı söylüyor gibiydi sesi, “kim geldi bak! Ta nerelerden, Şinasi seni görmeye gelmiş.” Elinde prizmatik bir şişe tutuyordu. “Kansere iyi geliyormuş” dedi. Adam şaşkın, mutlu bir an bakakaldı Şinasi’ye.
          “Biz ona okulda Cilet diyorduk” dedi, “Titiz çocuk, jilet gibi giyinirdi.”
          Kollarını açtı. Ona doğru güçlükle birkaç adım attı.

26 Aralık 2016-İstanbul

HAYDARNAME - Ali Tahir Atakan



Herkes gibi ölümü kuşanıp doğduğumdan ebemkuşağını çekip kundağıma saran ninem olmuş. Ve elini kalbime koymuş, demiş: Seni nasıl ünlerlerse ünlesinler, hayatının adını sen koy gök gözlüm.

Hoca, Haydar diye fısıldamış adımı kulağıma. Üç kardeşim de ölmüş ben daha doğmadan. Beni doğururken de anam. Büyüdüğüm eve bir daha uğramadı ölüm. Babam da. Anamın olmadığı bir eve girmeyeceğini söylemiş, alıp başını gitmiş. Onca yıl ne bir ses, ne bir haber.

Ebemkuşağının efsunundan mı ne, bir huy peydahtır bende: Konuşur dururum ağaçlarla rüzgârın dilinde; toprağın dilinde börtü böcekle. Çok çamur yemişim herkesten gizli gizli; belki de ondan gölgelerin izini sürmem ve havanın kıpırtısından kendime günün kaderini çizmem; leylek kanadı bulutlardan tarlaların nasıl bereketleneceğini bilmem. Kötüyü ve iyiyi görmem, kötüden iyi, iyiden kötü nasıl çıkar iyice bir sezmem.

Kundağımdaki ebemkuşağını kendimden bile sakınmayı öğrendim şu geçen otuz nisan yağmurlarından sonra. Cemreleri tuttum havaya, suya ve toprağa düşen. Ve dahi kanlara bulanıp köy meydanına sürüklenen hayalcilerin son nabızlarını da. Davarı, koyunu boldu toprağımızın; merhameti ve vahşeti de.

Beni benden alan afyon tohumlarına meftun oldum; kat kat urbalar altına saklanan kızların pembe sinelerine de. Gönül denilen yok ülkenin yıldızlar gibi yanıp sönen sınırsızlığına dalmayı da. Belime, dilime söz geçirmeyi vakitlice öğrendim. Kalbini kırdığım hatun kişilerin ilencini bir cevşene sarıp taşıdığım çok görülmüştür. Ama ben evlerin dört duvar odalarına sığmayanlardandım. Sığdırmak isteyenlere ters gözlerle bakandım.

Üstüme yeşil gölgesini düşüren yollardan geçtim. Yeri geldi, şefkatle karıştırılmış çorbalara kaşık salladım. Yabancılara havlayan köpeklerin sahiplendiği tozlu sokaklara girdim. Geçtiğim yola hayrat bağışlamışların ruhlarını anarak seyrelttim bacaklarımın yorgunluğunu. Uykuları silah sesleriyle bölünen köylerde beşik sallayan ninelerin ninnilerinde tazeledim umudumu. Âşıkların sıla türküleriyle sızlayan burnumun direğini toprak kokusuyla avuttum köy meydanlarında. Ağaçların yorgun gölgesini biçip geçen uzaklar vardı âşıkların sazında – sözünde. 


Dün sizin de obanıza geldim, atlas yorganınızı üstüme çektim, yıldızlı göğünüz altında kendimi şefkatli bir uykunun kalbine bırakmak istedim. Öyle kıymetli ki, kolumu başıma yastık yapıp ıtırlı havanızı içime doldurmam. Bir kere gelip gittiğimiz bu hayatta tenimi toprağınızın rengiyle boyamam. Eğer varsa bir bellek ve onu taşıyan zaman, benden de bir salyangoz simi bırakan bir iz olsun kapınızda bu name ya da hayatınızı yazdığınız günlerin sayfalarında.